Canım,
Saat gecenin karanlığında kaybolmuş... Perdeyi açıp dışarı bakıyorum. Evlerin sahte ışıkları yıldızların parlaklıklarını yok etmiş... Oysa şimdi benim toprağımda arsızca parlıyordur yıldızlar... Ay soğuktan korkup bir salkım söğüdün ardına gizlenmiştir, dut ağacı inadına ayaza tutmuştur dallarını...
Bir sobanın ısıttığı rüyalar gördün mü hiç? Boyunu aşan karlarda yuvarlandın mı? Karın üzerine yağan yağmurun kokusunu bilir misin peki? Kuzinede ısınan çayın tadını, kete’nin kokusunu...
Özledim çocukluğumu...
Ihlamur kokusunu, elma kabuklarını, közde kestaneyi...
Bir de avuçlarımın içinde kaybolan sıcacık ellerini özledim...
" Bir ışık selidir
sökmüş geliyor " yankılanıyor odamda. Bazı şarkıları duymak acı verir insana (şarkı umutlu olsa da)...
O şarkıyı dinlemek gidenleri çağırmaktır; kayıpları hatırlamaktır... Ve hatırlamak hep bir yarayı kanatır...
Ardından eski fotoğraflar yayılır etrafa. Artık hayatında olmayan suretler...
Eski fotoğraflar tehlikelidir; unutma. Aşılmaz uzaklıklar yakar canını... Sonra buğulu bir uyku gelir... Sabah uyandığında rüyanda gördüğün suretleri aynadaki yansımana bırakıp devam edersin hayata... Hayat diye bir şey kalmışsa!...
Biraz önce telefon ettin, yanık tenli sesin, ince keskin bir bıçak olup böldü gecemi...
Kırmızım, durmadan kanayanım...
Nasıl özledim bir bilsen gözlerini...
Her şeyi deniz olan bir şehrin med-cezir vaktinden, denizsiz bir şehre ve Sana kocaman bir merhaba!
Seviyorum seni...
”Sesin sesime,
nefesin nefesime”


Alıntı